Dijital Ders Defteri (Genişletilmiş Vize Notları)
Evren 13.5 milyar yıl önce (Big Bang) oluştu. Canlılık 3.8 milyar yıl önce başladı. Ancak "İnsan" dediğimiz türlerin (Homo cinsi) ortaya çıkışı 2.5 milyon yıl öncesidir. Biz (Homo Sapiens) ise sahnede çok yeniyiz; sadece 200-300 bin yıldır varız.
Önemli Detay: Uzun süre dünyada yanlız değildik. Homo Erectus (Doğu Asya'da 2 milyon yıl yaşadı), Homo Neandertal (Avrupa'da soğuğa dayanıklı kaslı kuzenlerimiz) ve Homo Floresiensis (Endonezya'da cüce insanlar) gibi türlerle aynı anda yaşadık. Peki neden sadece biz kaldık?
Neandertaller bizden daha güçlüydü, beyinleri daha büyüktü ve ateşi kullanabiliyorlardı. Ancak Sapiens'in yaklaşık 70 bin yıl önce yaşadığı bir genetik mutasyon (veya zihinsel sıçrama), beynin iç bağlantılarını değiştirdi. Buna Bilişsel Devrim diyoruz. Bu değişim Sapiens'e şu yetenekleri kazandırdı:
Bir şempanze sürüsü en fazla 50 kişiyle işbirliği yapar. Binlerce şempanzeyi bir stadyuma doldurursanız kaos çıkar. Ama binlerce insanı bir stadyuma, bir fabrikaya veya bir orduya koyarsanız düzenli hareket ederler.
Bunun sebebi Ortak Mitlerdir. İki Katolik birbirini tanımasa bile Haçlı Seferine katılabilir, çünkü ortak bir hikayeye (mit) inanırlar. İki tüccar birbirini tanımasa bile ticaret yapabilir, çünkü "Dolar" veya "Hukuk" denen ortak kurguya inanırlar.
Peugeot bir "Tüzel Kişilik"tir. Fabrikaları yansa, tüm çalışanları istifa etse, tüm yönetim kurulu ölse bile "Peugeot Şirketi" var olmaya devam eder. Çünkü o bizim kolektif hayal gücümüzde ve hukuk kitaplarında yaşayan bir kurgudur. Bu yetenek (Limited Şirket kurabilme), insanların biyolojik sınırlarını aşıp devasa güçler oluşturmasını sağlamıştır.
İnsanlar 2.5 milyon yıl boyunca avcı-toplayıcı olarak yaşadılar. Sonra birdenbire, biyolojik hiçbir değişim olmamasına rağmen yaşam tarzlarını değiştirdiler. Buğdayı evcilleştirdiler (ya da buğday bizi evcilleştirdi). Harari buna "Tarihin En Büyük Aldatmacası" der. Neden?
Peki hayat bu kadar zorlaştıysa neden geri dönmediler? Çünkü tarım, birim alandan daha fazla kalori (gıda) elde etmeyi sağladı. Gıda artınca nüfus patladı.
Bir avcı kadın göçebe olduğu için 3-4 yılda bir çocuk yapabilirken, yerleşik çiftçi her yıl çocuk yapabildi. Nüfus artınca, o nüfusu beslemek için daha çok tarlaya ihtiyaç duyuldu. Bu kısır döngü, insanları tarlaya hapsetti. Geri dönmek imkansızdı çünkü avcılıkla o koca nüfusu besleyemezlerdi. Lüks, zorunluluk haline geldi.
Tarım devrimi psikolojimizi de değiştirdi. Avcı "Carpe Diem" (Günü yaşa) modundaydı, çünkü eti saklayamazdı. Çiftçi ise sürekli "Gelecek Endişesi" taşımak zorundaydı: "Ya seneye yağmur yağmazsa?", "Ya çekirgeler gelirse?".
Ayrıca "Özel Alan / Ev" kavramı doğdu. Avcılar komünal yaşarken, çiftçiler "benim evim, benim ambarım" diyerek bencilleşti. Komşuluk ilişkileri ve mülkiyet savaşları başladı.
Tarlada çalışan çiftçi, kendi ailesinin yiyeceğinden %10-20 fazlasını üretti. Bu fazlalık (Artı Ürün) medeniyetin yakıtı oldu. Ama bir sorun vardı: Bu fazla buğdayı nerede saklayacağız ve yağmacılardan kim koruyacak?
Çözüm: Buğdayı merkezi tapınakta/ambarda toplayalım, güçlü birileri korusun. Sonuç: Devletin Doğuşu. Çiftçi üretti, yönetici sınıf (Rahip, Kral, Asker) o artı ürüne "Vergi" adı altında el koydu. Tarih boyunca medeniyet, %90'ın çalışıp %10'u beslemesi üzerine kuruldu.
İmparatorluk büyüyünce hafıza yetmemeye başladı. "Kimin ne kadar vergi borcu var?" sorusu kritikti. M.Ö. 3000 civarında Sümerler, insan beyninin dışına bilgi depolama yöntemini buldu: Yazı.
Milyonlarca insanı bir arada tutmak için "adalet" kavramı gerekiyordu. Hammurabi Kanunları (M.Ö. 1776) buna örnektir. Hammurabi, insanların eşit olmadığını açıkça yazar: "Üst insan, üst insanın gözünü çıkarırsa gözü çıkarılır. Ama bir kölenin gözünü çıkarırsa, bedelini gümüşle öder."
Bugün bize korkunç gelse de, o dönem için bu "adalet"ti ve tanrılar tarafından emredilmiş bir "kozmik düzen" olarak sunuluyordu. İnsanlar hiyerarşiyi doğal zannettikleri sürece isyan etmezler.
Tarihe kuşbakışı bakarsak tek bir yön görürüz: Birleşme. 10.000 yıl önce dünyada binlerce izole insan dünyası vardı. Bugün ise neredeyse tek bir küresel köyde yaşıyoruz. Herkes aynı saat dilimini, aynı ekonomik sistemi ve benzer siyasi yapıları kullanıyor. Bu birleşmeyi sağlayan 3 büyük evrensel düzen vardır:
En hoşgörülü olandır. Usame bin Ladin Amerikan kültüründen, dininden ve siyasetinden nefret ediyordu ama Amerikan Dolarını seviyordu. Para, dil ve din fark etmeksizin herkesin "inandığı" tek ortak hikayedir. Çünkü para mala değil, güvene dayanır.
Siyasidir. Farklı milletleri tek bir şemsiye altına toplar. Roma, Osmanlı, Britanya... Genelde zorla ve kanla kurulur ama sonucunda kültürleri birleştirir, yolları ve hukuku standartlaştırır. "Biz" ve "Onlar" ayrımını yok edip "Hepimiz" demeye çalışır.
İlahi yasaların evrenselliğidir. Hristiyanlık, İslam ve Budizm gibi dinler "yerel" değildir; tüm insanlığı kapsayan doğrular sunduklarını iddia ederler. Bu da milyarlarca insanı aynı değerler sisteminde birleştirir.
Diğer medeniyetler (Mısır, Mezopotamya) doğa olaylarını "Tanrılar kızdı" diye açıklarken, İyonya kıyılarında (Batı Anadolu) bir grup insan "Hayır, bunun mantıklı bir sebebi olmalı" demeye başladı. Tales, "Her şeyin özü sudur" dediğinde tarihte ilk kez doğayı doğayla açıklıyordu. İşte bu Felsefenin (Bilgelik Sevgisi) başlangıcıydı.
Hiçbir şey yazmadı. Şehir meydanında insanlara rahatsız edici sorular sordu. "Adalet nedir?", "Cesaret nedir?". Amacı doğruyu öğretmek değil, insanların bilmediklerini fark etmelerini sağlamaktı ("Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir"). Atina demokrasisi tarafından "gençleri zehirlemekle" suçlanıp idam edildi.
Sokrates'in öğrencisi. Gördüğümüz dünya sahtedir, gölgelerden ibarettir (Mağara Alegorisi). Asıl gerçeklik, zihindeki kusursuz "İdealar"dır. Demokrasiden nefret ederdi (hocasını öldürdüğü için). Yönetimin "Filozof Krallar"da olması gerektiğini savundu.
Platon'un öğrencisi ama ona karşı çıktı. "Gerçeklik bu dünyadadır" dedi. Gözlem yaptı, hayvanları sınıflandırdı, mantık kurallarını yazdı. Büyük İskender'in hocalığını yaptı.
Roma başlangıçta krallıktı, sonra kralı kovup Cumhuriyet (Res Publica = Halkın işi) kurdular. Senato vardı, güçler ayrılığı vardı. Ancak Sezar "Rubicon Nehrini" geçip gücü ele geçirdi. Evlatlığı Augustus ile birlikte Roma bir İmparatorluğa dönüştü.
Yunanlılar gökyüzüne bakıp teoriler üretirken, Romalılar yeryüzüne bakıp yollar yaptılar. Pragmatizm (Faydacılık) ana felsefeleriydi.
Roma İmparatorluğu (Batı kanadı) barbar istilalarıyla 476'da yıkılınca Avrupa'da ışıklar söndü. Merkezi otorite kayboldu, ticaret durdu, şehirler boşaldı.
Güvenlik kalmayınca insanlar büyük duvarları olan şatolara sığındı. Yeni bir toplumsal sözleşme doğdu: "Beni Vikinglerin saldırısından koru (Lord), ben de karşılığında sana tarlada çalışıp özgürlüğümü vereyim (Serf)."
Kilise bu dönemde tek birleştirici güçtü (Skolastik Düşünce). Bilgi sadece manastırlara hapsoldu, halk cahil bırakıldı. Din dışı her türlü sorgulama sapkınlık sayıldı.
Avrupa karanlıktayken, Bağdat (Abbasiler) dünyanın bilim merkeziydi. Harun Reşid ve Me'mun Beyt'ül Hikme (Bilgelik Evi) kurdular.
Ortaçağ'da (Karanlık Çağ) her şeyin merkezi Tanrı ve Kilise idi. İnsan "günahkar" ve "değersiz"di. 14. yüzyılda İtalya'da başlayan Rönesans (Yeniden Doğuş) ile bu değişti. Merkezden Tanrı alındı, yerine İnsan konuldu. Buna Hümanizm denir.
Rönesans, antik Yunan ve Roma rasyonalizminin yeniden keşfidir. İstanbul'un fethinden (1453) kaçan Bizanslı bilginler, yanlarında getirdikleri antik el yazmalarıyla İtalya'daki bu ateşi körüklediler. Ayrıca İtalyan şehir devletleri (Floransa, Venedik) ticaretten çok zengindi ve Medici ailesi gibi Mesenler (Sanat koruyucuları) sanatçıları finanse ediyordu.
Rönesans zihni özgürleştirdi, Reform ise vicdanı. Martin Luther, 1517'de kilise kapısına 95 tezini astığında amacı yeni bir din kurmak değil, Kiliseyi protesto etmekti (Bu yüzden Protestanlık denir).
Rönesans ve Reform'un başarılı olmasının tek sebebi Gutenberg'in Matbaasıdır (1450). Luther'in fikirleri el yazması olsaydı 100 kişiye ulaşırdı, matbaa sayesinde 2 haftada tüm Almanya'ya yayıldı. Bilgi demokratikleşti.
Avrupa, İpek ve Baharat yollarına muhtaçtı ama bu yollar Osmanlı'nın elindeydi. "Aracıları ortadan kaldıralım" diyerek okyanusa açıldılar. Kristof Kolomb Hindistan'ı ararken Amerika'yı (Yeni Kıta) buldu.
Sonuç: Ticaretin ekseni Akdeniz'den (Venedik, Osmanlı) Atlantik Okyanusu'na (İspanya, İngiltere) kaydı. Osmanlı gümrük gelirlerini kaybettiği için fakirleşmeye başladı.
Coğrafi keşiflerle birlikte "Zenginlik nedir?" sorusunun cevabı değişti:
Merkantilist Reçete: "Sürekli mal sat (İhracat), asla mal alma (İthalat yasağı). Kasana giren altını kilitle." Bu politika sömürgeciliği doğurdu. Amerikadan Avrupa'ya tonlarca altın/gümüş aktı.
Gelen altınlar Avrupa'da enflasyon yarattı (Fiyat Devrimi). Sabit gelirli soylular (trak sahipleri) fakirleşirken, mal alıp satan Tüccarlar (Burjuvazi) aşırı zenginleşti. Bu yeni sınıf, ileride kralları devirecek güce (Para) kavuştu.
Matbaa ve Pusula dünyayı fiziksel olarak keşfetmemizi sağladı. Şimdi sıra zihinsel keşifteydi. 17. Yüzyıl "Dahiler Çağı"dır.
Modern felsefenin kurucusu kabul edilir. Yöntemi basittir: Metodik Şüphe. "Her şeyden şüphe edebilirim (duyularımdan, gördüklerimden, tanrıdan). Şüphe edemeyeceğim tek şey, şüphe ettiğimdir (yani düşündüğümdür)."
Newton, elmanın düşüşüyle gezegenlerin dönüşünü aynı formülle (Kütle Çekim Yasası) açıkladı. Bu muazzam bir devrimdi. Çünkü o güne kadar gökyüzü "ilahi", yeryüzü "fani" görülürdü. Newton "Hayır," dedi, "Her yer aynı fizik yasalarına tabidir."
Newton fiziği şu inancı doğurdu: Evren devasa, tıkır tıkır işleyen bir saattir. İçinde gizem, ruh veya büyü yoktur. Sadece mekanik parçalar vardır. Eğer bu parçaların (yasaların) nasıl çalıştığını çözersek, evreni ve doğayı kontrol edebiliriz. Bu düşünce, doğayı sömürme hakkını bize verdi (Endüstri devriminin zihinsel altyapısı).
Newton'un fizikte yaptığını, filozoflar toplumda yapmaya çalıştı. "Fizikte evrensel yasalar varsa, toplumda da olmalı."
Immanuel Kant Aydınlanmayı şöyle tanımladı: "İnsanın kendi suçu ile düşmüş olduğu ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu durumun sebebi akıl eksikliği değil, aklını başkasının (dinin, kralın) kılavuzluğu olmadan kullanma cesareti gösterememesidir. O halde sloganımız: Sapere Aude! (Aklını kullanma cesareti göster!)"
Diderot ve arkadaşları Ansiklopedi'yi yazdılar. Amaçları dünyadaki tüm bilgiyi tek bir kitapta toplayıp halka ulaştırmaktı. Kilise yasakladı. Çünkü bilgi halka inerse otorite sarsılırdı.
Aydınlanmacıların çoğu ateist değil, Deistti. "Tanrı evreni bir saatçi gibi tasarladı, kurdu ve geri çekildi. Artık müdahale etmiyor (mucize yok), akılla baş başayız." Voltaire, Rousseau gibi düşünürler bu çizgideydi.
18. yüzyılın sonunda patlayan iki devrim, modern dünyayı kurdu. Biri devlet yapısını, diğeri üretim yapısını değiştirdi.
Mutlak Krallığı yıktı.
Fransa'da halk açlıktan ölürken Kraliçe'nin "Pasta yesinler" (demese bile öyle inanıldı) tavrı bardağı taşırdı. Bastille hapishanesi basıldı.
Merkantilizmi yıktı.
Adam Smith, "Milletlerin Zenginliği"nde Merkantilizme karşı çıktı. "Zenginlik altın biriktirmek değil, mal ve hizmet üretmektir."
James Watt buhar makinesini sanayiye uyarladı. İlk kez üretimde kas gücünden (insan/hayvan) inorganik enerjiye (kömür) geçildi. Sonuç: Devasa bir üretim patlaması. Köylüler iş için şehirlere akın etti. Manchester gibi sanayi kentleri, duman, is ve sefalet yuvalarına dönüştü.
Üretim arttı ama verimlilik yetmiyordu. Frederick Taylor devreye girdi.
"İşçi düşünmemeli. Düşünmek mühendisin işidir. İşçi, makinenin yaşayan bir parçası gibi sadece verilen hareketi en kısa sürede yapmalıdır."
Taylor eline kronometre alıp işçilerin her hareketini ölçtü. "Eğilmek 2 saniye, kömürü atmak 3 saniye." Gereksiz hareketleri yasakladı. Bu sistem üretimi uçurdu ama insanı robotlaştırdı (Yabancılaşma). Charlie Chaplin'in "Modern Zamanlar" filmi bu trajediyi anlatır.
Aydınlanma çağı, "Bilim ilerledikçe insanlık ahlaken de ilerleyecek, savaşlar bitecek, cenneti kuracağız" diyordu. 20. Yüzyıl bu hayali paramparça etti.
I. ve II. Dünya Savaşları, sanayi devriminin meyvesiydi. Fabrikalar konserve kutusu üretir gibi mermi, tank ve zehirli gaz üretti. Bilim, insan öldürmeyi "verimli" hale getirdi (Atom Bombası, Gaz Odaları). İlerleme miti çöktü.
Liberalizmin "Piyasa kendi dengesini bulur, devlet karışmasın" tezi iflas etti. Borsalar çöktü, milyonlar işsiz kaldı. Bu çaresizlik ortamı, "Bana yetkiyi verin, sizi kurtarayım" diyen diktatörlerin (Hitler, Mussolini) yükselmesini sağladı.
Kopernik "Evrenin merkezinde değilsin" dedi. Darwin "Tanrı'nın özel kulu değil, hayvandan evrimleşmiş bir türsün" dedi. Son darbeyi Freud vurdu:
Uygarlık Tarihi, insanın doğaya (taş devri), birbirine (imparatorluklar) ve nihayetinde kendisine (psikoloji) karşı verdiği mücadelenin öyküsüdür. Başarılar!